YÖK ve Eğitim Sistemi

Merhaba arkadaşlar.

Son günlerde hararetli bir şekilde cereyan eden YÖK ve akabindeki siyasi tartışmaların dışarısında kalmak, grup yönetim kurulu başkanına yakışmaz diye düşündüm. Burada beni bir taraf olmaktan çok, fikirlerini beyan eden bir üye olarak görmenizi dilerim.

Türbanın ne derece dini bir simge, bir gereksinim, bir emir veya bir tarz olduğu bir yana; devletin, bilhassa sol kesimin bu unsura karşı bu derece hassas olması, türbanın bir sorun haline gelmesine yol açmaktadır. Türbanı sadece kişisel bir tercih olarak görmek ve ön yargı ile yaklaşmamak, durumun daha çok kontrol altında olmasını sağlayacaktır. Benim ailemde ve kan bağımın bulunduğu insanlarda türban yoktur. Ancak bu unsura karşı antipati beslemiyor ve çekince taşımıyorum.

Konu YÖK olduğunda ise, üniversitelerde türbanın yasaklanmasının, politik bir zaferden öteye geçer hiçbir yanının olmadığını umarım hepiniz görebiliyorsunuzdur. Bence bölücülük unsurunu kaşıyan, YÖK'ün bu sonsuz katı tutumudur. Oysa önemsenmeyen tepkiler, zaman içerisinde zayıflar ve söner. Şu bir gerçek ki kampüs dahilinde, dışarıda türban takan bayan arkadaşlarımızı teşhis etmekte güçlük çekmemekteyiz. Çünkü dışarıdaki bu farklarını, içerideki giyimlerinde yine farklı olarak sürdürmektedirler ve türbanı bölücülük olarak nitelendirecek isek, kampüs dahilinde bundan geri kalınmamasının çözümünün de bulunmuş olduğunu gözden kaçırmamalıyız.

Ancak türban kavramı da laiklik dahilinde bir kavram ve özgürlük olup, kişinin sadece kendisini ilgilendirdiği ve aynı düşüncede olmayan insanlara karşı bürokratik veya yasal herhangi bir yaptırıma yol açmadığı sürece makul olduğunu söyleyebiliriz. Bölücülük bir yana, esas olanın hukuk olduğunu bildiğimiz bir ortamda türbanın, türbansız herhangi bir kişiye zararının dokunması imkansızdır.

Yine de TÜRBAN ve ÇARŞAF kavramlarını birbirinden iyi ayırt etmek gerekir. Türban, insanın sadece başını saran ve saçlarının görülmesini engelleyen bir unsurdur. Aslında dinen beyan olunan yönde bir irdelemede bulunursak, türbanın amacının insanın gözü dışında kalan tüm boyun üzeri bölgeleri örtmesi gerekir. Çünkü amaç, karşı cinsiyetin herhangi bir etkilenme veya uyarılmadan uzak tutulmasıdır. Ancak bugün türbanın bu işlevi sağlamadığı da bir gerçektir. Zira işi estetik yönden ele alırsak, bir bayanın gözlerinin, yanaklarının, burnunun ve ağız-dudak yapısının yeterince etkileyici ve kimi zaman baştan çıkarıcı olabildiği doğrudur. O halde sadece türban dini gereği yerine getirmek mümkün değildir. Hatta öyle ki, rengarenk türbanlar ve daha çekici durması için başın üzerine konan adını bilmediğim tampon madde ile kişi zaten yeterince cezbedici bile olabilmektedir. Durumun takdirini sizlere bırakıyorum. Ancak ÇARŞAF, sadece başı saran bir kumaş değil, gözler dışındaki tüm VÜCUDU saran simsiyah bir kumaştır. Vücut estetiğini tamamen gizleyen bu unsur, aynı zamanda kişinin üzerinde taşıdığı herhangi bir şeyi de gizleyecek niteliktedir. Çarşaflı bir kadının, çarşaf altında bir silah, bir bıçak ve hatta bir bomba taşıyıp taşımadığı asla bilinemez. Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında, kıyafet devrimi ile çarşafın yasaklanmasındaki en önemli sebeplerden biri de budur. Terör unsurlarının böylesine arttığı günümüzde çarşafın, yasalarla sabit olduğu üzere YASAK olması da son derece doğal ve doğrudur. Şimdi şu çelişkiyi inceleyelim: Dinin istediği mantıken çarşaf, dinci kesimin kullandığı ise türban ve tesettür. Çarşaf imkansız, öteki ikili ise dini tam anlamıyla karşılamıyor. Ortada ideolojik dayanak çelişkisi söz konusudur. O halde türban dini bir simge değildir. Çünkü durumun böyle olduğunu anlayabilecek pek çok insan vardır.

Umarım "Çember" olarak da tabir edilen baş örtüsünün, şirin bir Anadolu motifi olduğunu bilmeyeniniz yoktur.

Meslek liseleri ile ilgili tartışmalarda komik bulduğum bir yön var: Hükümet ne pahasına olursa olsun imam hatip mezunlarının üniversitelerde her alana girebilmesini istiyor. Eğer şeriata yönelik bir amaç söz konusuysa ve imam hatiplerde, kendi fikirleri doğrultusunda şekillendirilmiş gençler ile bunu başarmayı düşünüyorlarsa bırakalım da yapsınlar. Zira imam hatip liselerinde gençler şekillendirilmiyor; evvelden şekillendirilmiş gençler imam hatip liselerine gidiyor. Dolayısıyla burada bir şerii kazanç söz konusu değildir. Herhangi bir siyasi veya ideolojik görüş taşımayan bir aile zaten çocuğunu imam hatip liselerine değil, düz liselere, anadolu liselerine, meslek liselerine vb... okullara veriyor. Sadece dini eğilimli aileler çocuklarını imam hatip liselerine gönderiyorlar. Gerçi bu gönderme fiili eskidendi, ilköğretimin 8 yıla çıkarılmasındaki en temel amaç, bu yönlendirmenin zayıflatılması idi. Hangi 14 yaşındaki genç, annesinin ve babasının onun geleceği ile ilgili fikirlerine karşı çıkabilir? Veya şöyle ifade edelim, çocuğu annesi ve babası yetiştirmiyor mu? Dolayısıyla 14 yaşına geldiğinde çocuk imam hatip lisesini kendiliğinden istemeyecek mi? Yine de ilköğretimin 8 yıla çıkmasının gerçek faydaları çok başkadır. Zira bu sayede okur-yazarlık oranı ve kültür seviyesinde artış gözlenmiştir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yasalarında ilköğretim zorunludur ve çocuğunu okula göndermeyen ailelere yasal yaptırımlar söz konusudur.

Konuyu tekrar toparlayacak olursak, imam hatip liselerinin önlerinin açılmasında bence hiçbir sakınca yoktur. Çünkü ilahiyat fakültesi yönünde kendi rızalarıyla tercihte bulunacak kişiler yine onlardır. Ve nihayetinde, çevremizde ilahiyat fakültesi olmadığı halde o kadar çok türbanlı veya dini görüşlü arkadaşlarımız Mühendislik, Tıp, Fen-Edebiyat ve benzeri 4 yıllık alanlarda okumaktadır ki, imam hatiplerin önlerinin açılmasının dinci kesime yararı, hiç de gözde büyütülecek kadar değildir. Oysa mesleki liselere sağlanacak eşitlik sayesinde ham olmayan nesiller üniversitelerdeki ilgili alanlara girebileceklerdir. Şundan emin olabilirsiniz ki meslek liselerinden mezun olup da ÖSS'de çok yüksek(>350) puan yapan gençler vardır. Herhangi bir ek puan verilmeksizin bu puanı yapabilen bir öğrenci, mühendislik fakültesinde öğrenim görmeyi fazlasıyla hak etmektedir. Bu konuda YÖK amacını fazlasıyla aşmaktadır. Ancak artık iyice siyasallaşmış bu kurumun kokusu çıkmıştır. Ayrıca bu kurum, kendisine verilen yetkilerin kimileri ile, yargının bağımlılığının yasalarla sabitliğini de sağlamaktadır. Bu konunun ayrıntısına bu yazıda girmeyeceğim.

Aslında eğitim sistemi kökten yanlıştır ve bunu düzeltmek suretiyle pek çok sıkıntının üstesinden gelinebilir. 1 hafta önce, grup yöneticilerinden Atayıl Baydar ile yapmış olduğum sohbette bu konuyu masaya yatırdık. Fikirlerine değer verdiğim bir insan olarak, bu konuda da kendisine karşı aynı hassasiyeti gösterdim. Benzer fikirlere sahip olmak da beni rahatlattı. Öncelikle mesleki eğitimin tamamen ilköğretim sonrasında başlatılması gerekir. Düz lise gibi verimsiz bir eğitim uygulaması, niteliksiz neslin yetişmesindeki en büyük unsurdur. Bu yapının kesinlikle değiştirilmesi gerekir. Yani OKS(Ortaöğretim Kurumları Sınavı)'nın içeriği değiştirilmeksizin, düz lise kavramı ortadan kaldırılmalı, liselerin tamamı mesleki liselere dönüştürülmelidir. Dolayısıyla bizim alanımız olan elektronik eğitiminin altyapısının lisede verilmesi gerekir. Bu sayede müfredat dahilindeki gereksiz konulardan kurtulunmuş olunur. Basit bir örnek vermek gerekirse, lisede kimya dersinde bir konu olarak gördüğünüz "Organik Kimya"nın hiçbirimize faydası yoktur. Aklımızda kaldığını da sanmıyorum. O halde bu konunun anlatılması, bizler için zaman kaybından öteye geçememiştir. Dolayısıyla müfredatların baştan oluşturulması gerekir. Mesela mühendislik eğitimimizdeki ilk 3 dönem konularının, bugünkü sistemde lisede işlenmesi mümkündür. Konuların daha da optimize edilmesi, yani gereksizlerin çıkarılıp mesleki olanların eklenmesi ile, liseler 4 yıla çıkarılmaksızın gerçek bir mühendislik eğitiminin yine 3 yıl lise + 4 yıl üniversite = 7 yılda verilmesi mümkündür. Mesleki eğitimin sürekliliği açısından liseden üniversiteye doğrudan geçiş (örten fonksiyon biçiminde) her alanda sağlanmalı, ancak bu sefer sınavlar "Lise Bitirme Sınavı" olarak yapılmalıdır. Yani alınan puanın önemi olmamalıdır. Ayrıca bu zaman dahilinde pratik uygulamalara da bolca yer verilebilir. Benzer şekilde, diğer tüm meslekler için de aynı uygulamalar yapılabilir.

Türkiye'de bürokratik unsurlar, sadece varolan düzenin veya işleyişin korunmasını sağlamaya çalışırlar. Elektronik devrelerde endüktans elemanının işlevine benzer uygulamalarda bulunurlar. Her türlü değişime kapalı olup, değişimlerin gerçekleşmemesi için bahane üretme işlevini başarıyla yerine getirirler. Böyle bir konuda ve değişim projesinde bürokrasinin banko bahaneleri olacaktır. Mesela lise binalarının yapılarının uygun olmadığı, bu sistemin büyük karışıklıklara yol açabileceği, Türk insan yapısının bu sisteme uygun olmadığı... İnsan yapısı, sadece örf ve adetlerin şekillenmesinde önemlidir. Bunun dışındaki tüm şartlar için, değişime haiz olan unsur kurallar değil, insan yapısıdır. Dolayısıyla, yıllarca kanunları insanımıza uydurmaya çalışmak gibi gafletler ile kaybettiğimiz sene sayacındaki sayıyı arttırmış bulunmaktayız. Şu bir gerçektir ki Avrupa, pek çok sorununu kendi içinde çözmüştür. Oylarımızla seçtiğimiz ve pek çoğunun kim olduğunu dahi bilmediğimiz siyasiler ise, Avrupa'daki sistemi inceleyerek bize uydurmaya çalışmak suretiyle Türkiye'ye getirmeye çalışmaktadır. Avrupa Birliği, uyum yasalarında son derece katıdır. Çünkü benim gibi düşünmektedirler; yani yasalar insanlara değil, insanlar yasalara uydurulmalıdır. Avrupa bunu yapmıştır; belki insanları bizim kadar sıcak kanlı değildir ama günlük yaşantılarında daha huzurludurlar.

Bu yazımda türban sorununu, YÖK'ü, günümüz mesleki eğitimini ve eğitim sistemini konu aldım. Öteki konulara da başka bir yazı ile değinmeyi düşünüyorum. Gösterdiğiniz ilgi için teşekkür eder, iyi günler dilerim.

Saygılarımla

Cihan Atıl Namlı

25 Temmuz 2005 Pazartesi