Türkiye’nin Geçmişi, Bugünü ve Geleceğe Bakış

Yeniden merhaba arkadaşlar.

Ahmet Kızılhan'ın bahsettiği gerçekleri hem şahsi düşüncelerim doğrultusunda teyit ediyorum, hem de rejimin sürekliliği konusundaki düşüncelerine yürekten katılmaktayım.

AB'ye giriş, sözü edildiği üzere bir süreçtir ve bu süreç içerisinde pek çok uyum yasaları ve paketleri sahnede başrol oynayacaktır. Ancak bu uyum yasaları, madalyonun ön yüzünün biçimlendirilmesine hitap etmekte olduğundan, çoğunluk halkımızın ve tehdit olarak nitelendirilen kesimlerin bu yasalar karşısında takınacakları tutum, önceden kestirilemeyebilir veya istenmeyen biçimde tezahürler gerçekleşebilir. Bu durumların derinliklerinden söz etmek isterim.

Bir ülke halkının mutluluğu arkasındaki en büyük duygu, güven duygusudur ve güvenlik unsuru ile bir paralellik söz konusudur. Kitleler, en azından temel ihtiyaçlar ölçütünde tatmin edildikleri şartlarda karşılarındakilere güven verirler. Ancak hepinizin bildiği ve kimi zaman şahit olabildiği üzere, Türk halkının tamamının eşit şartlarda olmaması bir yana, kimi bölgelerde yaşanan gelir dağılımları uçurumları ve niteliksizlik yüzünden yaşanan mutlak işsizlikler, nice vatandaşlarımızın davranışlarını medeniyet sınırlarından oldukça uzaklaştırmakta ve hatta çevresindekileri tehdit eder duruma getirmektedir. Bu durum, yıllarca süregelmiş zayıf, art niyetli, yahut vatan haini yönetimlerin bir siyasi sonucudur. Siyasi sonuçları doğuran, elbette yanlış veya kasıtlı politikalardır.

Politika, çoğu zaman istisnaları göz ardı edebilir ve acımasız davranabilir. Ancak ülkenin vatandaşına karşı politikasında göz önünde bulundurulması gereken kural, vatandaşların temel ihtiyaçlarının, sağlığının, güvenliğinin, adaletinin eğitiminin ve huzurunun sağlanmasıdır. Sözünü ettiğim son unsur, öteki unsurların doğal sonuçlarındandır. Dolayısıyla bu unsurlar üzerinde yoğunlaşmak istiyorum.

Temel ihtiyaçlar denince aklımıza şunlar gelir: Yemek, içmek, uyumak, tuvalete gitmek, temizlenmek. Yemek ve içmek ihtiyaçları, nakitin doğrudan gıdaya dönüştürülmesi sonucu karşılanabilir ve sürekli ihtiyaçlardır. Uyku, tuvalet ve temizlik ihtiyacını gidermek için ise bir evde oturabilmek gerekir. Ev sahibi olmanın ileri bir aşama olmasını kabul görerek bu ihtiyacın aylık kira ödemesi ile karşılanması mümkün olacaktır. Sonuç olarak temel ihtiyaçların karşılanması, gerekli altyapı çalışmalarının devlet tarafından yapılması doğrultusunda vatandaşın gelirine bağlıdır. Türkiye'de, DİE'nin son verilerine göre 3 milyon işsiz bulunmaktadır. Ev sahibi olmanın gerekliliği, insanımızı gecekonduya yöneltmiş ve altyapının bulunmadığı bölgeler, derme çatma binalar ile doldurulmuştur. Bu durum, kültürel yozlaşmanın başlangıç aşamasını oluşturmuştur. Denetimsizlik yüzünden özellikle son 20 yılda İstanbul'daki gecekondu sayısı bir çığ gibi artmıştır. Seçim propagandalarında bu çarpıklığa af taahhütleri, ayrı bir teşvik unsuru meydana getirmiştir.

Sağlık ihtiyacının karşılanması, genellikle sosyal sigorta kavramını hatırlatmaktadır. Ülkemizde vatandaşlar, ancak kayıt içi bütçeye dahil olan işlerde çalışarak, verdikleri vergiye ve sigortaya yapılan ödemeye bağlı olarak sağlık hizmetlerinden faydalanabilmektedir. Oysa, işsizlikten söz edilirken bu sayıya dahil olmayan (yani 3 milyon işsiz dışında kalan) pek çok kişinin çalışmış olduğu işyerleri, gerekli sigorta ödemelerini gerçekleştirmemekte ve şahısların bu hizmetlerden mahrum kalmalarına göz yummaktadır. Olaya daha nesnel gözlerle bakmak gerekirse, kayıtlı işçinin işverene maliyeti neredeyse 2 katına çıkmakta ve pek çok işyerinde niteliksiz iş yapıldığından ülkedeki işsizlik oranından faydalanılarak çalışan bu duruma razı edilmektedir. Buradaki ihlaller, denetimsizliğin bir sonucudur.

Güvenlik, bu işten sorumlu olan polisler ve kırsal kesimlerde jandarma ile sağlanır. Ancak bugün meslekte aktif olarak çalışan polislerin çoğu yüksek tahsilli değildir. Varolan ekiplerin büyük bölümü görevini yerine getirmemekte, halk güvenliliğinin sorumluluğundan kaçmaktadır. Ayrıca, güvenlik ve istikrarın sağlanması amacıyla uygulanması kanunlarla sabitlenmiş olan cezalar ve yaptırımlar, rüşvet karşılığında gözardı edilmektedir. Bu durum, yasal olmayan yoldan elde edilen kazançların ve bunların da ötesinde, hırsızlık, kapkaç, gasp, dolandırıcılık ve sahtecilik gibi ağır suçları da teşvik etmektedir. Halk ile birebir temasta olan bu tehlikeleri denetimsizliğe örnek göstermek, eksik bir ifade olacaktır. Çok basit bir örnek vermek gerekirse, İstanbul Kadıköy'de Yazıcıoğlu İşhanı'nın önündeki kaçak CD'ciler, polis ve/veya zabıta ekipleri tarafından bilinçli olarak denetlenmemekte, günlük/haftalık rüşvetlerini vermek yoluyla denetimden sorumlu ekiplerle tam anlamıyla ortak iş yapmaktadırlar. Buradaki denetimsizlik, üst düzey denetimsizliktir, yani denetim hiyerarşisindeki kopukluktur. Zaten son yıllardaki endişe verici gelişmelerin kaynağı da budur.

Mülkün temeli olan hukuk yasaları, yıllardır gözden geçirilmediğinden çağımıza yanıt vermeyen bir hukuk sistemi uzun yıllardır ülkemizde uygulanmıştır. Bu durumun yavaş yavaş değişmesine karşın hukuk makamları, sokaktaki tehditin ortadan kaldırılması yönünde etkisiz kalmakta ve suça teşvik görüntüsü sergilemektedir. Her ne kadar bağımsızlığına inanmak güç olsa da, Türkiye'de güven duyabileceğimiz tek kurum mahkemedir. Belki de bunun sebebi, başka çaremizin olmayışıdır.

Ailede başlayan, ilköğretim ile devam eden, orta öğretim ile güçlenen ve yüksek öğretim ile nitelik kazanan eğitim konusunda ülkemizin yapmakta olduğu harcama cüzzi denecek kadar azdır. Bu azlık nedeniyle, eğitim masraflarının karşılanması amacıyla öğrenci velilerinden yarı resmi kılıflar altında ek ücretler talep edilmektedir. Eğitim gibi son derece hassas bir konunun yuvasında bile, halka gösterilen ilgi ve esneklikler son derece zayıftır. Bu durumun temel sebebi, her yerde olduğu gibi okullarda da yönetim kademelerine gelen insanların zayıflığı ve art niyetidir. Temel aşamada talep edilen ücretler nedeniyle geçmişte pek çok aile çocuğunu okutmamış ve işsizlik potansiyeli yüksek bireyler yetişmiştir.

Günümüzde Türkiye'de eğitim konusundaki resmi teşkilatlanma, prosedür üzerinde yeterli olmakla beraber, bu teşkilat dahilinde öğretmenlik görevini üstlenen şahısların bu konudaki yatkınlık ve yeterliğini denetleyen herhangi bir kurum veya kuruluş bulunmamaktadır. Orta ve Yeniçağ zamanlarında, üstatların yanında izleyerek, görerek ve dinleyerek gerçekleştirilen çıraklık usulü, günümüzde dahi etkinliğini ve üstünlüğünü muhafaza etmektedir. Cumhuriyet'in kurulmasının ardından, okullarda öğretmenlik yapacak gençlerin yetiştirilmeleri, ilkokulun bitiminden sonra öğretmen okulları ile gerçekleştirilirdi. Böylece, söz konusu 6 yıllık orta okul ve lise yetiştirilme sürecinde ağacın yaşken eğilmesi sağlanmaktaydı. Ayrıca Köy Enstitüleri sayesinde, yetişmiş ve bu enstitülere atanmış olan öğretmenler, köylerin kalkınmış bölgeler haline gelmesine ve bu durumun devam etmesine öncülük ediyordu. Ne var ki 1953 yılındaki iktidarın bu durumdan rahatsızlığı büyük olmuştur. Ayrıca, yakın zamana ulaşmaksızın öğretmen okulu düzeni yerini, üniversitenin ardından verilen 3 aylık formasyon ile kazanılan öğretmenlik ve atanma hakkına bırakmıştır. Mesleğinin ehli olmayan veya bu konuda yönlendirilmemiş kişiler, birtakım resmi prosedürlerin yerine getirilmesi sonucunda okullara öğretmen olarak atanabilmekte ve bu durum, öğrencilerin örnek alacakları kişilerin yanlış seçilmiş olmasına neden olmaktadır. Eğitim fakültelerinde bugün okumakta olan gençlere bakarak, durumun ciddiyetini daha iyi kavramak mümkün olabilir.

Yine de günümüzde, üniversiteler tarafından üstlenilen "öğretmen yetiştirme" bölümlerine alınacak öğrencilerin daha çok Anadolu Öğretmen Lisesi çıkışlı olması amacıyla söz konusu öğrencilere, çarpık bir düzenin temsili kanıtı olan Orta Öğretim Başarı Puanı eklentili olarak verilmekte ve öğretmenlik bölümlerine girme şansları arttırılmaktadır. Bu durum, "hiç yoktan iyidir" düşüncesini destekleyebilir.

Türkiye'de son derece şekillenmiş ve kalıplaşmış olan kültürel farklılığın altında yatan pek çok unsur olmakla beraber, bu oluşumun sebeplerini kasti ve acizane şeklinde iki farklı kategoride ele almak yerinde olacaktır. Kasti sebepler, kaba tabirle "derin devlet" kavramını hatırlatmaktadır. Kimi bölgelerdeki geri kalmışlığın sebebi tamamen bilinçli olarak yoksulluk

yaşatmanın sonucudur. Özellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki kentsel zayıflık ve hayat standardındaki düşüklük, çok uzun yıllardır süregelen göz ardı etme politikalarının kaçınılmaz neticesidir. Acizane sebepler ise, yönetim ve düzenden sorumlu kimselerin görevlerini yerine getirmemeleri; denetim ve icra faaliyetlerinden kaçınmalarıdır. Bilhassa haksız elde edilen makamlarda oturan kişilerin pek çoğu sorumluluk ve yükümlülüklerini dahi bilmemekte, bu aciz tutumlar da halk ile devleti birbirinden uzaklaştırmaktadır.

Halkın bilinçlendirilmesi yolunda en büyük görev şüphesiz Sivil Toplum Örgütleri'ne düşmektedir. Ancak asayişten sorumlu makamların, kanunlar tarafından herhangi bir desteği bulunmadığı halde sergileyebildikleri yurttaşlık dışı tutumlar, bu örgütlere dahil insanların dahi kimi faaliyetlerine karşı tehdit teşkil edebilmektedir. Esasında, örgütlerin bilinçlendirme kuvvetlerinin yerel olmasına karşın, topyekün değişim ve bilinçlenme için kullanılabilecek en iyi araç şüphesiz medyadır. Ancak TRT'nin dahi ülkesine karşı sorumluluklarını tam anlamıyla yerine getirmediği bir ülkede, özel medya kuruluşlarının "uyuyan halk" ı uyandırmaya yönelik hareketleri cezasız (!) bırakılmaz.

Netice olarak, devlete işi düşen herkesin elini cebine atması şart hale getirilmiştir. Cebinizden çıkacak paranın yasal olma ihtimali ise düşüktür. Tüm bu düzensizliklerin ve yolsuzlukların ardında yatan tek bir neden vardır: DENETİMSİZLİK. Dolayısıyla her seferinde yapılan hataları daha üst makama bildirmek gerekir. Ancak buna ne güç, ne de ömür yeter. Dolayısıyla üst makamların değişmesi gerekir. Avrupa Birliği müzakere sürecinde yapılacak reformların en büyüğü, şüphesiz DEVLET YÖNETİCİ KADROLARI REFORMU olacaktır. Kişiler değişmeksizin kanunların değişmesi, resmi gazetede yayınlanacak bir kaç yeni satırdan öteye geçmeyecektir, çünkü bunların uygulanması söz konusu olmayacaktır. Varolan bürokrasi, halkın işini zorlaştırdığı ve cebinden çıkan parayı arttırdığı sürece kanunları uygulamaktadır. Bu durumun tek sebebi, insana karşı SAYGISIZLIKTIR.

Son olarak, yazımın başında belirttiğim istenmeyen biçimde tezahürden kastım, sokaktaki tehditin düzenlemeler ve uygulamalar karşısında son kozlarını oynayacağı ve taciz dozunun artabileceği gerçeğidir. Ayrıca bu durum, denetim ve yürütme görevini layığıyla üstlenmeyen kadroları da yakından ilgilendirmektedir.

BEN VATANIMI SEVİYORUM, UMARIM SİZ DE BENİM KADAR SEVİYORSUNUZDUR!

Saygılarımla,

Cihan Atıl Namlı

26 Aralık 2004, Pazar