AB’nin Dikenli Yolları ve Güncel Politikalar

 

Merhaba arkadaşlar.

Uzun süre sonra yeniden politik içerikli bir yazı ile sizlere seslenmek istedim. Grubumuzdaki iletişim trafik yoğunluğunun son 2-3 aydır oldukça düşük olduğu da göz önüne alınırsa, sanırım bu girişimim, sizlerin de yeniden canlanması için hoş bir bahane olabilir.

3 Ekim 2005 günü, hem Türk milleti için, hem de Avrupa için çok önemli ve merakla beklenen bir gündü. Zira müzakerelerin başlayacağına kesin gözüyle bakılıyor olsa da, bu başlangıcın ağrısız ve sancısız geçmesinin bizler için anlamı büyüktü. Öyle de oldu. Birliğe tam üye 25 ülkenin sadece 2 tanesinin son 3 güne endişeler ve karşı çıkışlar ile girdiği toplantıların kilit gününde, karşılıklı görüşmeler, gizli toplantılar ve arabuluculuklar ile bu ülkelerin de direnci kırılmış ve müzakerelerin başlamasına razı olmuşlardır.

Bu ülkelerden Avusturya'nın önümüze taş koymasındaki en büyük gerekçe, komşusu ve siyasi ortaklığı olan Hırvatistan'ın AB'ye kabul edilmeyişidir. Hatırlayacak olursanız Hırvatistan ile AB arasındaki görüşmeler, Hırvatistan'ın savaş suçlusu eski devlet başkanı Miloseviç'in yargı önüne çıkarılmaması üzerine AB tarafından durdurulmuştu. Bu ülkenin üyelik görüşmelerinin devamı için Avusturya böyle bir kapris yapmış, istediğini de alarak önümüzdeki engeli kaldırmıştır. Yani esasında Avusturya'nın bizimle pek bir ilgisi yoktu, sadece 3 Ekim onlar için bir fırsattı. Öteki ve bizim için daha önemli olan devlet ise Kıbrıs Rum Yönetimi, AB tanımlamasıyla Kıbrıs Cumhuriyeti'dir. Bu devlet, Yunanistan'ın da desteğini arkasına alarak, Kıbrıs sorunu ve Türkiye'nin kendisini tanımaması durumları dahilinde üyelik müzakerelerinin başlangıcına karşı çıkıyordu. AB daimi temsilcilerinin, müzakereler sürecinde Türkiye'ye bu tanımayı mecbur koşacaklarını garanti etmesi sayesinde onların da direnci aşılmış oldu.

Peki nedir müzakerelerin bu kadar kolay başlamasını sağlayan? Bizim ödevlerimize çok iyi çalışmış ve başarmış olmamız mıdır? Yoksa hepimizin arada sırada vatan-millet meselesi adı altında konuştuğumuz gerçekler midir? Doğru cevap 2. şıktır. Şimdi bu konuyu biraz açmak ve irdelemek istiyorum.

Müzakerelerin başlangıcının hemen ardından AB'nin yapmış olduğu şok edici bir açıklama vardır: Serbest Dolaşım hakkı, en az 2020'ye kadar söz konusu değildir. Neden bize serbest dolaşımı bu kadar hor görüyorlar? Sebebi çok açıktır: Bir genelleme ile değil, ancak ortalama bir ifade ile Türk milletinin insana saygısı azdır. Dikkat edilecek olursa, ülkemizde son 1 yılda insan hakları adına pek çok gelişme olmuş ve kanunlar çıkarılmıştır. Ancak şu an için Avrupa'da böyle bir şey yoktur, çünkü bizlerin bilhassa 1950-1980 arasındaki, deyim yerindeyse "yan gelip yatma" dönemimizde onlar, bu gelişimlerini tamamlamış ve yaşanabilir, barış içinde bir dünya felsefesi üzerine yoğunlaşmıştır. Bu amaçlar maddi yatırımlarını, gayri safi milli hasılayı arttıracak yönde yapmışlar ve vatandaşların güncel problemlerinin odağını ekonomiden uygarlığa yöneltmişlerdir. Peki bu sırada ülkemiz insanları ve bizi yönetenler ne yaptılar? Sağ - sol dalaşı içinde bir yandan, bir türlü tükenmeyen milleti sömürdüler, bir yandan da medya unsurunu yönlendirerek halkımızın sağ duyusunu yok ettiler. Sonuç olarak, bugüne geldiğimizde geçmişin hainliklerinin bedelini yüksek vergiler ve zor yaşam şartları olarak ödüyoruz(bugün yapılması düşünülen GSM eylemi de bunların mecburi sonuçlarından biriydi). Milletimizin dünyanın 50, hatta 100 yıl geri kaldığının resmi, İstanbul'un merkezinde değil, Anadolu'nun göbeğinde vardır.

Konuyu tekrar toparlayacak olursak, yıllarca bu şartlar altında yaşamış ve yaşam şartlarını kolaylaştırabilmek için argo tabirle üç kağıtçılığı tercih etmiş olan vatandaşlarımızın sayısının, nüfusa hiç azımsanamayacak olan oranı AB'yi böyle bir karar almaya mecbur etmiştir. Çünkü serbest dolaşım geldiğinde bu insanlar Avrupa'nın her yerine gidecek, huzur ve mutluluk içerisinde iyice saf olmuş insanları türlü şekillerde dolandırabileceklerdir. Avrupa'nın bu konudaki öngörüsü, 2020'ye kadar bizim milletçe daha uygarlaşacağımız ve sözünü ettiğim kötü yanlarımızın azalacağıdır. Dolayısıyla bu karar siyasi amaçlı değil, politiktir. Yani Türkiye Cumhuriyeti'ne bir kasıt söz konusu değildir.

Serbest Dolaşım ile ilgili bu gelişme, halkımız arasında tam olarak anlaşılamasa da suni bir şok etkisi yaratmıştır. Zira pek çok kişinin bunun ne gibi bir anlam taşıdığını bilmediği de bir gerçektir. Ancak olaya bir de şu boyuttan bakmak gerekir: Serbestçe dolaşarak olmasa da Avrupa'nın her ülkesine gitmek, gezmek, iş yapmak ve bunun gibi pek çok faaliyet, bugünkü yasal yollarla mümkündür. Ancak Avrupa, niteliksiz ve/veya kötü amaçlı düşünceleri uzak tutmak gayesiyle vize işlemlerinde insanları çok yormaktadır. Ancak bu gereklidir. Benim bu grup üzerinden seslendiğim herkes, çalışmak, gezmek, ziyaret ve benzer amaçlarla Avrupa'nın herhangi bir ülkesine gitmek için vize alabilir. Ancak ortaokul veya lise mezunu bir insanın aynı fırsatlara sahip olmadığı bir gerçektir. Endişelenmesi gereken onlardır. Burada ifade etmek istediğim şey açıkça şudur: Nitelikli insanların veya iş gücünün serbest dolaşıma zaten ihtiyacı yoktur.

AB'nin yapmış olduğu önemli ve bence asıl tehlikeli olan açıklama ise şudur: AB konseyinin kararları, müzakere sürecindeki ülkeler için bağlayıcıdır. Yani henüz müdahale etme yetkinizin olmadığı bir topluluk tarafından alınan tüm kararlara riayet etmek zorundasınız. İşte "uşaklık" olarak nitelendirilmesi gereken şey de budur. Geçmişte AB bu kadar geniş değilken, zamanın (70'li seneler) başbakanı Bülent Ecevit tarafından, AB'nin üyelik teklifi "biz kimsenin uşağı olmayacağız" gerekçesiyle reddedilmiştir. O günden bugüne AB ve çevre ülkeler, demokrasi, insan hakları ve ekonomi adına çok büyük adımlar atmışlar; biz ise neredeyse yerimizde saymışızdır. Bugüne gelindiğinde ise biz yalvarsak dahi aralarına kabul etmek istemiyorlar(istiyorlar da, can-ı gönülden istemiyorlar diyerek olayın boyutunu daha net belirtmekte fayda var).

Bilindiği üzere ülkemizin içeride ve dışarıda düşmanları vardır. Bu yazıda benim değineceğim düşmanlar dış düşmanlardır. AB konseyinin, üyelik müzakereleri sürecinde bizi bağlayacak en önemli ve korkunç kararı "Ermeni Soykırımı'nın Tanınması"dır. Biz milletçe diyoruz ki "bırakalım, tarihçiler tartışsınlar ve kendi münazaraları ile gerçeği ortaya çıkarsınlar". Onlar ise, gerçeklerin ortaya çıkmasından zararlı olacakları için olayı her zaman siyasi zeminde ele almayı tercih ediyorlar. Ne yazık ki peşlerinde koşan taraf olarak bizim bu hususta iyi bir silahımız yok. Peki bu olay nedir?

Avrupa'nın sürekli kulağımıza bağırdığı (sözde) Ermeni Soykırımı meselesinin aslı, 19. yüzyılın sonlarına doğru gerileme devri yaşayan ve topraklarını sürekli kaybeden Osmanlı İmparatorluğu'nun, bugünkü Doğu Anadolu Bölgesinde yerleşik yaşam süren Ermenileri, topraklarında yaşanacak savaşlardan zarar görmemeleri için başka bölgelere göç etmeyi mecbur kılmasıdır. Savaşların Ermeniler ile hiçbir alakası olmamasına rağmen, nispeten gelişmiş teknolojinin kullanımı neticesinde ve "Topyekün Savaş" kavramı dahilinde sivil halkın da zarar görmesi, kuvvetli bir ihtimaldir. Buradan şu anlaşılmaktadır: Osmanlı İmparatorluğu, gelecekte nelerin olabileceğinin bilincindedir. Yani göç ettirme politikasının güdüldüğü zamanlarda söz konusu topraklarda herhangi savaş yoktur. Göçler başladıktan itibaren onbinlerce Ermeni, yollarda karşılaştıkları zorluklar ve kış şartları ile başa çıkamayarak ölmüştür. Avrupa'nın kimi siyasetçilerince bu sayı 1.5 milyon şeklinde hiç alakasız ve kışkırtıcı boyutlar ile ifade edilmektedir. Ancak gerçek sayı 50.000 ila 150.000 arasındadır. Söz konusu platforma tarihçileri kabul etmediklerinden gerçeklerin ortaya çıkması da imkansızlaşmakta, daha ziyade küresel anlamda belgelendirilememektedir. Avrupa, bu ölümleri "Türk'lerin Ermeni Soykırımı" olarak niteleye dursun, 20. yüzyılın başlangıcındaki savaşlarda doğu bölgesindeki Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı savaşmıştır. Buradaki olayı iyi nitelemek gerekir: Osmanlı İmparatorluğu, tamamen iyi bir niyetle yüzbinlerce Ermeni'yi ölümden kurtarmış, ancak kaçınılmaz olarak onbinlercesi ölmüştür. Bu göç ettirme politikasının bir sebebi de, yerleşik Ermeni'lerin, kışkırtmalardan yalıtılmalarını sağlamaktır. Zira bir an için "keşke hiç göç ettirmeseydi de bugün bunları tartışmasaydık" denilebilir. Bu durumda dış güçler, oradaki sivil halkı kışkırtacak ve Osmanlı İmparatorluğu'na karşı silahlandıracaktı. Yani hem iyi niyet, hem de önlem söz konusudur.

"(Sözde) Ermeni Soykırımı'nın Tanınması"nın sonuçları, bu olayların tamamen siyasi zeminde ele alınmasından ötürü yine siyasi olacaktır. Öncelikle ve kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti, aslında kendisiyle siyasi anlamda hiç alakası olmayan bir başka devletin sözde kabahatinden ötürü Ermenilere tazminat ödeyecektir. Bu tazminatın miktarı belli olmamakla beraber, millet olarak bizim elimizde herhangi bir koz olmadığından milletçe altından kalkamayacağımız meblağlar öne sürülebilir. Doğal olarak, Ermenilerin yerleşik ve muhtemelen çoğunluk olduğu bölgelerde bu olaylar cereyan ettiğinden, söz konusu toprakların kendilerine verilmesi, yani Türkiye Cumhuriyeti sınırlarından koparılması istenebilir. İşte bu noktada kıyamet kopar. Tarih, belki unutamayacağı savaşlardan birine daha tanık olabilir. Çünkü Türkler, vatanına ve toprağına düşkün insanlardır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde de bu bilinç yerleşik olduğundan şanlı ordumuz, böyle bir tehdit karşısında siyasetin daha fazla batmasına izin vermeyecektir.

Aslında buradan gelmek istediğim bir nokta var: Diyelim ki şu anki hükümetin dış politikaları gerçekten ülkemize zarar verici yönde olsun ve özelleştirmeler kapsamında ülkenin değerlerini, gerçek fiyatlarının çok altında satıyor olsunlar. Kanunlar ile sabit olarak biz halkın bu gibi faaliyetlere müdahalesi, ancak ülkenin demokratik yapısında ve anayasada da açık olduğu şekilde hukuk yoluyla olabilir. Ancak hukuk yoluyla müdahale edebileceğiniz unsurların da bir sınırı vardır. Söz konusu olay dış politika ve ilişkiler olduğunda, burada halkın sözü değil, hükümetin sözü geçer. Müzakereler çerçevesinde diyelim ki önümüze kabul edilemeyecek maddeler sundular ve hükümet kabul etti. Veya iç politikalar dahilinde yönetim, iyice çığırından çıkan kararlar almaya başladı. Ben şundan eminim ki ordu, yönetimden olan memnuniyetsizliği çok artarsa bu işe el koymaktan geri kalmaz. Ama şundan da eminim: 25 yıl önceki cuntanın sonuçları gibi olmaz, ülkemiz yıllarca geriye gitmez. Çünkü artık ordumuzun içindeki subay sayısı oldukça fazladır ve çok çeşitli alanlarda eğitim görmektedirler. Bu ülkenin ayakta kalmasını sağlayabilecek bilgiye ve izlenime sahiptirler. Ordu içerideki muhalefet eksikliğinin son derece bilincindedir ve yeri geldiğinde tepkisini ortaya koymaktadır.

Ben işlerin bu kadar kolay biçimde bu noktaya geleceğini zannetmiyorum. Zira bu ülkeyi yönetenler kim olursa olsun, sözde soykırım iddialarının siyasi zeminde dahi kabul edilemeyeceğinin, gerekirse bu uğurda 30 yıllık AB hayalinin bir kenara bırakılabileceğinin bilincindedir. O yüzden dış politikalar ile ilgili büyük bir sıkıntım yoktur. Her şeyin olması gerektiği gibi olacağını düşünüyorum.

Konuyu en başından beri tekrar toparlayacak olursak, aslında 3 Ekim 2005 tarihi, bize karne verildiği bir tarihtir. Bu tarihte ilkokul 1.sınıf karnemizi aldık ve hepsi pekiyi geldi. Bu başlangıcın çok özel bir anlamı yoktur, çünkü eğer Avrupa, son 1 yıldaki icraatlarımızdan memnun kalmasaydı müzakereleri başlatmayabilecek ve yeniden tarih almak zorunda kalacaktık. Ancak şu an için değişen hiçbir şey yoktur. Çünkü her yıl AB komisyonuna uyum yasaları ile ilgili raporlar verilecektir ve komisyonun "devam" işareti beklenecektir. Komisyon, herhangi bir senenin sonunda hükümetin çalışmalarından memnun kalmazsa "müzakerelerin ucu açık" ifadesinin anlamını bize gösterecektir, yani müzakereler bitebilecektir. Bu sebeple aslında her senenin bir günü 3 Ekim'dir. Gereksiz zafer sarhoşluğu yaşamaktan kaçınılmalıdır. Zafer sarhoşu olmak, ancak AB'ye tam üye olunarak hak edilir.

Bu yazımda son günlerin önemli gündem maddesi olan AB ve müzakere sürecini irdelemeye çalıştım. Sürç-i lisan ettiysem hepinizden özür dilerim. Bir dahaki yazımda, çok önem verdiğim bir sistem olan "Mortgage"yi konu yapmayı düşünüyorum. Bu gündemlere tüm arkadaşlarımızın fikirleri ile katılmasından büyük memnuniyet duyacağım. Tek dileğim, tartışmaların siyasi boyuta çekilmemesidir. Çünkü burası siyaset arenası değil, politika ve paylaşım arenasıdır.

Herkese iyi günler ve iyi çalışmalar dilerim.

Saygılarımla

Cihan Atıl Namlı

21 Ekim 2005 Cuma