2013 Türkiye'sinde Makro-Üretim Üzerine Karşılaştırmalı Üstünlük Değerlendirmesi

1900'lü yıllarda, teknolojinin henüz bugünkü anlamıyla mevcut olmamasından ötürü ülkeler, kısıtlı imkanlar ile üretim ve ticaret yapmaktaydı. Pazarlama kavramının yerleşmesine dek üretilmekte olan ürünler, genel talep gören ve özelleştirilmemiş ürünlerdi. Bu ürünler dünyanın her yerine aynı şekilde ihraç edilir veya sınırlı ölçülerde özelleştirilirdi.

Türkiye, coğrafi konumundan ileri gelen iklimsel özellikler ve antropolojik eğilimlerden ötürü, temel insanlık ihtiyaçları konusunda geçmişte kendine yeter bir ülke olmuştur. Türkiye'de gelişim göstermiş iş kolları şöyledir:

2002 Öncesi Durum Değerlendirmesi

Türkiye topraklarının %35,4'ü tarıma elverişlidir1 (783.562 km²'lik yüzölçümünün yaklaşık 277.400 km²'si). Dört mevsimin de yaşandığı iklim yapısı ile bu denli geniş topraklarda, dünyada genel talep görür tarım ürünlerinin büyük bölümünü üretebilmekte ve ihraç edebilmektedir. Çayırlık alanların da çokluğundan ötürü Türkiye'de, büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık etkili biçimde yapılabilmektedir. Hayvancılık için gerekli yemler olan mısır, arpa, buğday, yulaf, çavdar vb. ürünler, tarımsal faaliyetlerin en üst grubu olarak Türkiye'de üretilmektedir.

Türkiye'de gıda sektörü, hem Osmanlı imparatorluğunun kültürel mirasçısı olan ülkemizdeki derin sosyo-kültürel yapının yeme-içme konusundaki büyük çeşitlilik gösteren eğilimlerinden, hem de destekleyici sektörler olan tarım ve hayvancılığın gelişmiş olmasından ötürü dünyada özel bir yer sahibi olmuş, öyle ki "Türk mutfağı" deyimini hak etmiştir. Tekstil ve giyim konuları da, pamukçuluk ve ketenciliğin yaygın tarımsal faaliyetler olması ve moda konusunda adı öne çıkmış ülkelerin fason üretimlerinin ülkemizde gerçekleşmesi nedeniyle gelişim gösteren başka bir sanayi koludur.

Yukarıda adı geçen diğer alanlar da, ülkemizde, gerek kültürel eğilimler, gerek hammadde kaynaklarının çokluğu, gerekse de iklim ve coğrafi koşullar nedeniyle halkımızın önemli geçim kaynaklarını teşkil etmektedir.

2002 Sonrası Durum Değerlendirmesi

2002 sonrasında, ülkemizde, on yıllardır süregelmekte olan stabil makro-üretim döngüsünde değişiklikler meydana gelmeye başlamıştır. Özellikle tarıma yönelik devlet politikaları zayıflamaya başlamış ve birkaç sene içerisinde ülkemiz, tarımda kendine yeter ülke ünvanını yitirmiştir. 2010 yılına doğru gelindiğinde ise, lokomotif etki gösteren bu sektördeki zayıflamalar, özellikle yem üretiminin azalmasından ötürü hayvancılık iş kolunun da zayıflamasına ve et fiyatlarının aşırı yükselmesine sebep olmuştur.

Ne var ki devlet destekleri, bizim ülke olarak kuvvetli veya iddialı olmadığımız teknolojik alanlara doğru kaymış ve daha önce olmayan Arge destekleri ve teşvikler söz konusu olmaya başlamıştır. Özellikle 1990 ve sonrası dönemde, Çin'in uyguladığı aşırı değersiz yerel para birimi politikasıyla, bu ülkede işçilik fiyatları çok ucuzlamış ve dünyada önde gelen teknoloji üreticileri, üretim tesislerini kendi ülkelerinden bu ülkeye kaydırmaya başlamışlardır. Üretilmekte ve katma değer sağlamakta olan bu tür ürünlerin başında cep telefonları, bilgisayarlar ve televizyonlar gelmektedir. Çin, hem yoğun nüfusu, hem hammadde kaynakları konusundaki çeşitliliği, hem de ülkesine yatırım yapacak uluslararası yatırımcılara sunduğu benzersiz teşvikler ile teknoloji alanında bir üretim üssü haline gelmiş, 2000'li yılların başlarından itibaren de ürün başına maliyet hususunda rekabet edilemez boyutlara ulaşmıştır. Bu teknolojik gelişimden Güney Kore, Hong Kong, Singapur, Tayvan, Malezya, Tayland gibi çevre ülkeler de paylarını almışlar, paralel bir gelişim göstererek üretim ve arz piyasasına dahil olmuşlardır. Bu durum, serbest piyasa ekonomisi koşullarında ve koruyucu ithalat vergi uygulamaları olmadığı sürece, çok özel ve butik olmayan ürünlerin ülkemizde üretilebilme şansını zayıflatmaktadır.

Sözü edilen Arge teşvikleri, KOSGEB, Tübitak ve Sanayi Bakanlığı tarafından, herhangi bir ürün konusunda, bünyesinde istihdam ettiği mühendisler ile Arge çalışması yapmak ve bu ürünü üretime geçirmek isteyen firmalara verilmektedir. Ancak bu desteğin ucu öylesine açıktır ki, başvuran firmaların liyakatine ve projenin gelecekte katma değer yaratıp yaratmayacağına bakılmaksızın pek çok firmaya yüz binlerce liralar ölçeğinde destekler verilmektedir. Ne yazık ki bu desteklerin pek çoğu, geliştirilen ve üretilen ürünün satışından hedeflenen vergi gelirlerini sağlamamaktadır. Çünkü geliştirilen ürünün üretim maliyetleri, benzer ürünün uzak doğu ülkelerinde üretilip ithal edildiği fiyatın dahi üzerine çıkabilmektedir. Hal böyle olunca ürünün satışı gerçekleşememekte, devlet de vergi geliri sağlayamamaktadır.

Çin ve çevre ülkeleri, teknoloji üretimi konusunda mutlak bir üstünlüğe sahiplerdir, çünkü bu bölgede yer alan tesislerin tamamı ya entegre tesislerdir, ya da ihtiyaç duydukları ek ürün veya hizmetleri anında tedarik edebildikleri organize sanayi üsleri içindedirler. Buradaki tesislere yapılan çok büyük yatırımlar, bütün dünyaya ürün üretilmesi sayesinde kendini kolayca geri döndürmekte, amortisman sonrasında ise fiyat yapıları daha da esneyebilir hale gelmektedir. Türkiye ise tarım ve hayvancılık konusunda mutlak bir üstünlüğe sahipken bu üstünlüğünü korumak yerine tarımı zayıflatan politikalar izlemekte, üstüne üstlük Çin ve çevre ülkelerinin zaten dünyayı mutlak biçimde domine ettiği sektörlerde ihtiyacın çok üzerinde mühendis yetiştirmeye yönelik üniversitelerin açılmasına izin vermekte, uyguladığı Arge destek politikları ile de, sadece bu destek bedelini almayı amaçlayan firmalara geri ödemesiz krediler sunarak bu işi ucuzlatmakta ve konunun ciddiyetini azaltmaktadır. Psikolojik bir etkiye de sahip olan bu teşvik politikası, özel sektörün stratejik planlamalar ile Arge faaliyetleri yapmasının önüne geçmekte ve zaten oldukça sınırlı olan bu iş alanını niteliksizleştirmektedir. Sonuç basit ve nettir: Ne tarımda ne de teknikte kabul edilebilir bir seviyede olunamamaktadır. Sürdürülmesi mümkün olmayan bu düzen, karşılaştırmalı üstünlük prensiplerine tamamen aykırıdır. İçinde bulunduğumuz 2014 yılında dahi mühendis fazlası durum kendini göstermekte ve çalışan ücreti piyasası bundan son derece olumsuz etkilenmektedir. Üniversite mezunu personel arzında arz-talep dengesi, işverenin aşırı lehine olacak biçimde bozulmuştur, çünkü mezunlar yaşamlarını sürdürebilmek adına çalışmak ve para kazanmak zorundadırlar. Bu durum, iş bulabilmek için daha düşük ücretlere razı olma konusunda çaresiz bir yarışa sebep olmaktadır.

Türkiye'nin doğal kaynakları ve zenginlikleri sayesinde mutlak üstün olduğu alanlara yatırım yapmak, her zaman daha doğru karar olacaktır. Bu doğrultuda tarım ve hayvancılığın yeniden kuvvetlendirilmesinin yanında, gıda üretiminde markalaşma, nitelikli balıkçılık, yenilenebilir enerji (rüzgar veya güneş) santralleri, yaz ve kış turizmi gibi konularda planlı yatırımlar geleceğimiz açısından çok önemlidir. Ayrıca Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunan ham petrol rezervlerinin çıkarılıp işlenmesi ayrıca önem taşımaktadır; zira petrole olan talep arttıkça ve dünyadaki petrol rezervleri azaldıkça petrol fiyatları aşırı yükselme göstermektedir ve mutlak ithalatçı konumunda olduğumuz bu emtia, gerek ticarette gerekse de günlük hayatta gider kalemlerinin başlarında yer almaktadır. Dünya devlerinin, çevreye olan zararlarından ötürü bu hammaddenin kullanımının azaltılmasına yönelik bir konsensüsü, hiç çıkarmadığımız petrollerimizin bir anda değersizleşmesine sebep olabilir.

Mevcut durumun daha kötüye götürülmemesi ve istihdam piyasasının dengelerinin sosyal patlamaya yol açacak şekilde bozulmaması adına, özellikle teknolojik alanlarda mühendis yetiştiren fakültelerin öğrenci kontenjanlarının acilen en düşük seviyelere indirilmesi ve birkaç sene boyunca istihdam piyasasına yeni mühendis sunulmaması gerekmektedir. Ayrıca istihdamı zor olan diğer mesleklere yönelik üniversite mezunu yetiştirmeye de ara verilmelidir. Plansızlığın neticesi olan bu durum, yakın zamanda, özellikle eğitim fakültelerindeki sayının ve dolayısıyla her sene istihdam piyasasına sunulan öğretmen adayı sayısının istihdam edilemez boyutlara ulaşması neticesinde bir sosyal patlamaya sebep olmuştur. 2003 yılına dek bu konulardaki kararlar, 5 yılda bir toplanan Devlet Planlama Teşkilatı toplantılarında alınır ve uygulanırdı. Böylece yatırımcılar ve öğrenciler, hangi alana yönelmeleri gerektiğini daha iyi görürlerdi. Alınan kararlar da keskin değişimler göstermek yerine kademeli geçişlere yönelik olur, dolayısıyla sektörel dengeler mümkün mertebe korunurdu. Bugün bu kurumun adı bir bakanlığa (Kalkınma Bakanlığı) dönüştürülmüş durumdadır, ancak herhangi bir işlevi yoktur. Kararlar, siyasi hesaplar doğrultusunda otokratik bir anlayışla alınmaktadır.

Bir ülkenin uzmanı olduğu ve doğal üstünlüklere sahip olduğu konulara yatırım yapmak yerine, genellikle hırslar ve kısa vadeli siyasi rantlar amacıyla uzman olunmayan konulara yatırım yapmasının fırsat maliyeti, özellikle orta ve uzun vadede büyük olacaktır. Nihayetinde, bu kararlar siyasi erkler tarafından verileceği için, bu durumun sürdürülemezliğinin idrakında olup ülkemiz adına doğru kararlar alacak erklerin görev başında olmasına ihtiyaç vardır. Üretmeyen bir ekonominin sürekli büyümesinin tek yolu borçlanmaktır ve her borç bir gün geri ödenmek zorundadır. Kısa vadede, alınan borçlar sayesinde sürdürülecek yüksek refah ve bu refaha güvenerek ısınmış sosyal bir ekonomi, borçların geri ödenme zamanında aşırı soğuma etkileri gösterebilir ve işsizlik oranları benzersiz seviyelere tırmanabilir. Dolayısıyla demokratik sistem ile siyasi erkleri iktidara getiren halkın bu konuda bilinçli olması veya bilgilendirilmesi gerekmektedir. Yegane yöntemi eğitim olan bu gereksinim, ne yazık ki günümüz Türkiye'sinde karşılanamamakta, hatta tüketim ekonomisinin sıcak kalması amacıyla sayısız özel üniversite ile liyakati şüphe götüren diplomalar dağıtılmaktadır. Bugün gençlerin işsizlikten yakınmasının yanı sıra işverenler de nitelikli personel bulmada çektikleri güçlükten ötürü yakınmaktadırlar.

Cihan Atıl Namlı

03 Ocak 2014

Kaynakça:

1. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 40, 3-4 (2000), 3-12, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1011/12262.pdf