12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu Yolunda Türkiye Gerçekleri

Değerli Meslektaşlarım,

Yazımın başında sizleri saygıyla selamlıyorum. Umarım hepiniz sağlık, huzur ve mutluluk içinde güzel bir Ramazan ayı geçiriyorsunuzdur ve çalışmalarınız yolundadır.

Bu yazım ile, 12 Eylül 2010 günü yapılacak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Referandumu konusundaki düşüncelerimi paylaşmayı ve bu konunun, Elektronik ve Haberleşme Mühendisleri arasında konuşulmasını ve tartışılmasını hedefliyorum. Grubumuz dahilinde bundan önce yapılmış sayısız tartışmadan bazı çıkarımlarda bulunarak sizden ricam, tartışmalarda gerilimin karşılıklı hakaret boyutuna vardırılmamasına özen gösterilmesi ve baskı altında kalan arkadaşların tartışmayı terk etmeyi bir çözüm yöntemi olarak görmemeleridir. Zira bu tartışmalardan kimsenin bir kaybı yoktur. Oturup kavga etmeden tartışmasını bildiğimiz sürece bu ülkenin sırtının yere gelmeyeceğine inanıyorum.

Bazı kimseler tarafından referandum gününün 12 Eylül tarihine gelmesinin kasıtlı olarak kurgulandığı yorumları yapılmıştı. Bu yakıştırmanın son derece yersiz bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum, zira eğer mevcut hükümetin referandum öncesi süreyi 45-60 güne indirme düzenlemesi iptal edilmeseydi o güne denk gelmeyecekti. Dolayısıyla bunun planlı bir hareket olduğunu düşünmemek gerekir.

Şu muhakkaktır ki 12 Eylül 1980 darbesi, milletimiz için büyük bir utanç kaynağıdır. Çünkü bu darbe ile, ülkede tesis edilmiş tüm hukuk kuralları rafa kaldırılmış ve o dönemde sayısız insan, gerek sorgusuz sualsiz, gerekse de bin bir çeşit işkenceler ile öldürülmüş, sakat bırakılmış veya manevi yönden harap edilmiştir. Belki bazı arkadaşlar şunu düşünebilir: Ülke öyle bir hale gelmişti ki artık askerin yönetime el koymasından başka bir çare kalmamıştı. Bu önerme doğru olmakla birlikte, asıl yakınmanın ülkenin o hale gelmesinin beklenmesinden ötürü olduğunu biliyorum. Kısaca bazı güçler tarafından ülkenin içi karıştırılırken, TSK kurmayları darbe ortamının oluşmasını beklemiş ve sonunda hedeflerini gerçekleştirmişlerdir.

MHP, yakın zamanda şu yazının yazıldığı afişleri pek çok noktaya asmıştı: Şanlı tarihimizde utanılacak tek sayfa yoktur! Kimse üzerine alınmasın, ancak (gerekçeleri ne olursa olsun) Varlık Vergisi Kanunu (11 Kasım 1942), 6-7 Eylül Olayları (1955) ve askeri darbelerden de utanmıyorlarsa, bu insanların UTANMAZ olduklarına kanaat getiririm. MHP'nin yaptığı savunmalara gerek yoktur, zira geçmişimiz ile yüzleşmekten kaçınmamalı ve bir daha bu olayları yaşamamak için elimizden geleni yapmalıyız.

Günümüzde halen yürürlükte bulunan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı, 1980 darbesinin bir ürünü olarak nitelemeyi çok doğru bulmuyorum. Çünkü bu anayasa 1982 halk oylamasına sunulmuş ve kabul edilmiştir. Darbenin üzerinden geçen 2 yıl boyunca durulan sular neticesinde anayasa içeriğinin "darbe anayasası" veya "darbe ürünü anayasa" olarak nitelenmekten uzaklaşmış olması doğaldır. Ayrıca, zaman içerisinde TBMM'de yapılan çeşitli değişiklikler ile de oylandığı zamandan farklılaşmıştır. Yine de anayasa üzerinde değişiklik yapılma gereği, milletin tüm unsurları tarafından kabul edilen bir gerçektir.

Sorun tam da burada baş gösteriyor. Mevcut hükümet tarafından hazırlanan ve referanduma sunulacak olan anayasa değişikliği paketi, tek bir oylama ile hepsi birbiri ile ilgili olmayan 26 maddede değişikliği konu alıyor. Öncelikle referandumda neye EVET veya HAYIR diyeceğimizi bilmemiz açısından bu maddelerin ne olduklarını öğrenmemiz faydalı olacaktır. Sizlere en bağlayıcı kaynaklardan bağlantılar sunuyorum:

AKP, değişecek maddeleri açık seçik yazarken, ne yazık ki CHP ve MHP, neyin değişeceğini bilmemiz konusunda AKP kadar net bir çalışma yapmamış. Bunlar çok basit şeylerdir, sadece istemek yeter. Dolayısıyla yeterince çalışmadıklarını düşünüyorum. Zaten AKP, ta en başından beri bu "çok basit" şeyleri yaparak halkın oylarını kazandı. Statükoculuk, tembelliğin bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor.

Ayrıca internette oldukça fazla gezinerek araştırdım, ancak referandum ile ilgili içerik bulunduran neredeyse hiçbir sitede, hangi maddelerin ne gibi değişikliklere uğrayacağı ile ilgili açık, seçik ve net bilgilere rastlamadım. Buradan şu sonucu çıkarıyorum: Gerçekten çok az insan neyin değişeceğini biliyor ve yapacakları EVET veya HAYIR tercihlerine dair bilinç altyapıları son derece zayıf.

Aslında anayasa değişikliğinin referandum hazırlığı sürecinde, EVET ve HAYIR kampanyalarının siyasi parti liderleri tarafından mitinglere dönüştürülmesinden rahatsızlık duyuyorum. Nihayetinde oylanacak olan siyasi görüşler ve partiler değil, milletin tamamını ilgilendiren rutin biçimde değişmeyen bir kurallar silsilesidir. Ancak AKP bu konuyu "milletini seven EVET der" biçimine dönüştürmüş, meclisteki muhalefet partileri ise "AKP'yi istemeyen HAYIR der" biçiminde karşı kampanyalara girişmiştir. Bu denli basit bir karar kriterinin yetersizliğini onlar da bildiğinden, "neden EVET" ve "neden HAYIR" gibi anlatımlara da yer verilmektedir.

Şunu çok açık ve net biçimde gözlemledim: AKP kurmaylarının, katıldıkları miting, televizyon ve radyo programlarında ve verdikleri demeçlerde, halktan EVET oyunu istemelerine dayanak gösterdikleri konular, zaten halktan HAYIR oyu isteyen siyasi parti temsilcilerinin de mutabık olduğu konulardır. Ancak konu Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili maddelere geldiğinde, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan dışında diğer bakanlar demeçlerde konuşmamaktadır. O da "daha demokratik hale gelecekler" diyerek konunun üzerinde fazla durmamaktadır.

Diğer siyasi parti liderleri ise, mitinglerinde ve demeçlerinde HAYIR oyu isterken, Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili konularda kaygılarını dile getirmekle beraber, bu konulardan çok AKP hükümetinin 8 yıllık görevi süresince yaptıkları hatalara ve ihlallerine yüklenmekte ve bir karşıt duruş politikası izlemektedirler. Hal böyle olunca, yukarıda da sözünü ettiğim gibi halk, referandumda neye EVET veya neye HAYIR diyeceğini tam olarak öğrenememekte, sadece siyasal kutuplaşmalar doğrultusunda kararını vermektedir.

Oysa ki 26 maddelik Anayasa Değişiklik Paketi hazırlanırken yapılan meclis görüşmelerinde maddeler önce teker teker oylanmıştı. Bu oylamalar esnasında, az önce üzerinde ihtilaftan bahsettiğim maddeler dışındakiler üzerinde pek çok siyasi temsilci mutabakat halindeydi. Ancak AKP temsilcileri, ya hep ya hiç mantığıyla "ya tamamını mecliste kabul edersiniz, ya da 26 madde hep birlikte referanduma gider" biçiminde konuyu meclise dayatmıştır.

AKP bu anayasanın milletin anayasası olduğunu söylese de, anayasa taslak çalışmasının muhalefet ve diğer sivil toplum kuruluşları ile birlikte yapılmadığı herkes tarafından bilinmektedir. Muhalefet partilerinin ve STK'ların bu kadar bağırış ve çağırışının sebebini daha iyi anlamanız adına size bir örnek sunayım:

Çalıştığınız işyerindeki genel müdürünüz, her fırsatta şirketin kurumsal olduğunu ve demokrasi ile yönetildiğini söylesin. Sonra bir gün, sizi de bağlayan bir kararı almadan önce, doğal hakkı olarak kendi önerisini oluştursun. Tabii ki sizin de, doğal hakkınız olarak kendinize ait öneriniz olsun. Ancak bunlar istişare edilmeden genel müdürünüz, çalışanlara "benim şöyle bir fikrim var, ne dersiniz?" diye sorsun. Basiretsiz pek çok çalışan, uğraşmamak adına genel müdürün fikrine onay versin, genel müdür de çoğunluğun onay verdiğini görünce bu yönde karar versin. Oysa, belki siz fikrinizi sunup da size destek vermeyenler ile görüşerek onların da olurunu alsaydınız, belki daha da büyük bir çoğunluk sizi destekleyebilecekti. Ne yazık ki siz iktidar değilsiniz!

Yukarıdaki örnekte basiretsiz çalışanlar ne yazık ki AKP'nin milletvekilleri oluyorlar. Ve yine çok yazıktır ki bu durum, başka partilerde de farklı değil. Yani herkes demokrasiden bahsediyor, ancak kimse işine gelmediği için bunu uygulamıyor.

Demek ki bu anayasa değişiklik paketi, iktidar partisinin "fırsat bu fırsat" diyerekten tek başına oluşturduğu ve önce meclise dayatmaya çalıştığı, başaramayınca da halka dayattığı bir pakettir. Zira paket içerisinde herkesin mutabık olduğu konulara ilişkin maddeler, mecliste referandum kararı alınmadan da değiştirilebilirdi. Ancak böyle olunca mutabık olunmayan konularda referandumdan HAYIR oyu çıkması kaçınılmaz olacaktı. Buradan şu sonucu rahatlıkla çıkarabiliyorum: AKP'nin tek derdi, yargıya ilişkin düzenlemelerin yapılacağı maddelerdir. Zaten bu maddeler hakkında da neredeyse hiç konuşmamaktadırlar.

AKP hükümetinin yargıya olan müdahalesi zaten 3 yılı aşkın süredir kamuoyu gündemini yoğun biçimde işgal etmekteydi. Ben Ergenekon, Balyoz vb. davalarda her türlü gerçeğin açığa çıkmasını ve kanun dışı davrananların cezalandırılmalarını istiyorum, ancak şunu da görüyorum ki bazı insanlar epey uzun süredir hapiste tutuluyor ve dışarı çıkmamaları için sürekli mevcut davaya yeni şeyler ekleniyor. Eklenenlerin de tamamının ortak özelliği, hep siyasal iktidara bağlı kurumlar tarafından gizli saklı biçimde keşif ve tespit ediliyor olmaları, birden fazla müdahil kurumu olan durumlarda ise delillerin öteki kurumlar ile paylaşılmıyor olmasıdır. Her ne kadar hükümet, "yargıya hiçbir müdahalemiz söz konusu olamaz" dese de, halen devam eden HSYK açmazındaki ana kriz unsurunun, bu yargılamaların sürdüğü mahkemelere hakim ve savcı takviyesinde bulunulmak istenmesinden doğduğunu, kurul üyelerinin basın açıklamalarından biliyoruz. Acaba sizin de hiç dikkatinizi çekti mi: Bu davalar ile tutuklananlar arasında hiç AKP'ye yakın bir insan yok. Yakın zamanda kurulmuş ve diğer partilerden önemli sayıda destekçiyi kendi tarafına çekmiş bu partinin yandaşları bu kadar sütten çıkma ak kaşık mı? Bu kadar büyük bir tesadüf nasıl olabilir?

Dolayısıyla, yargı konusunda bu kadar sabıkalı bir iktidarın yapmak istediği köklü yargısal değişikliklerin altında farklı niyetlerin olduğunu düşünmek, komplo teorisi kurmak biçiminde tanımlanamayacak kadar olağan bir durumdur. Bunların niyetlerin neler olabileceği ile ilgili pek çok yazı da internet ortamında gelen kutularımıza ulaşmaktadır.

Arkadaşlarım, bence yargı kurullarının ve unsurlarının teşkilinde siyasal iktidarın söz sahibi olması fırsatı, hiçbir zaman hiçbir siyasi görüşe ve partiye sunulmamalıdır. Çünkü makamlarda oturan temsilciler, asla son derece özgür biçimde davranamamakta ve bazı iç-dış baskılara boyun eğmektedir. Hal böyle olunca, bazı kararların bazı çevrelere yarayacak biçimde alınması adına belki kendilerinin de tercih etmediği kararlara imza atabilirler. İşte bu imzaya yetkin olmaları, onları daha da büyük baskıların altına sokabilir ve belki de yetkileri başlarını döndürebilir. Hiç beklemediğiniz kişilerden hiç beklemediğiniz kararlar duyabilirsiniz.

Böyle bir anayasa paketine HAYIR oyu verme fikrimin ötesinde, bu referandumda HAYIR demenin daha demokratik bir seçim olacağını düşünüyorum. Çünkü 12 Eylül 2010'da HAYIR dersek, üzerinde mutabık olunan ve EVET için dayanak gösterilen diğer maddelerin tamamı bir gün tekrar önümüze gelebilir veya buna hiç gerek kalmadan doğrudan mecliste yasalaşabilir. Sonra isterlerse, sadece mutabık olunmayan konuları referanduma getirebilirler. Böylece milletin gerçekten hangi konuda ne istediği açıkça ortaya çıkar ve o uygulanır.

Son olarak, dilerseniz demokrasi kavramının tanımı üzerinde de tartışabiliriz. Bence, demokratik bir ortamda, sonuçlarından kimsenin zarar görmeyeceği bir konu oylanırken salt çoğunluğun kararı yeterli olmalı, ancak sonuçlarından zarar görecek kimselerin bulunduğu durumlarda kararlar oybirliği ile alınmalıdır. İhtilaf halinde ise mahkemelere başvurulmalıdır. Mahkemelerin görevi, haklının ve haksızın kim olduğuna, ve haksızın, haklının mağduriyetini ne şekilde tazmin edeceğine karar vermektir.

Hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Hoşçakalın.

Cihan Atıl Namlı

Ağustos 2010